Mehmet Akif’in ‘Safahat’ına suikast
M.Akif Ersoy’un Safahat’ı TürkçeleÅŸtirme operasyonuna kurban gitti. Ciddiyetsizce yapılan sadeleÅŸtirme söze gerek bırakmadı. Bir deÄŸerin tam anlamıyla katledildiÄŸi hatalar
Yeni Åžafak yazarı Dücane CündioÄŸlu, Mehmed Akif Ersoy’un Safahat’ının Kemal Bek eliyle sadeleÅŸtirmesi sırasında yapılan insanı hayrete düşüren hatalara dikkat çektiÄŸi yazısı…
‘Safahat’a suikast
Bugünkü yazımda hem ilim ve irfanla ilgili olan devlet erkânına, hem siyaset ve ticarete düşkün edebiyat yârânına, hem de edebiyat ve düşünce mirasımıza duyarlı vicdan sahibi okurlara Mehmed Akif Ersoy’un Safahat’ının Kemal Bek eliyle (Nutuk’la birlikte) ticaret ve siyaset piyasasına sürülen “özgün diliyle ve günümüz Türkçesiyle iki dilli basım”ından bazı misâller vereceÄŸim.
Siyasî ve ticarî bilmiÅŸliklerin düşünce ve sanata iliÅŸen, iliÅŸmekle kalmayıp düşünce ve sanat üzerinden iktidar devÅŸiren o meÅŸum elini hararetle sıkmam beklenmemeli benden. Bu nedenledir ki düşünce ve sanatı birleÅŸtiren tepeden sesleniyorum size. Dilin, dilimizin ta içinden. Türkçe’nin içinden.
BİR: Yatarken yerde, zulmüyle kaynaşmış alçak düşünceler, / Yarıp duvarları, yükselmiş bu korkunç kabul heykeli (s. 41)
Aslı şöyle:
Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefil efkâr / Yarıp edvarı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr
SadeleÅŸtirici, kabaca ‘dinsizlik/ateizm’ anlamına gelen ‘ilhâd’ kelimesinin yerine ‘zulmü’ koymakla kalmamış, ikinci mısrada karşıtı olan o tarihî devirlerin içinden yükselen ‘heykel-i ikrar’ı, yani sarsılmaz imanı, ne demekse, “duvarları yarıp yükselen korkunç bir kabul heykeli” hâline dönüştürmüş.
İKİ: Her cemaatten beş on dinsiz çıkar, bu durum / Pek doğaldır; ama dinsiz olması bir milletin, boş lâf. (s. 347)
Aslı şöyle:
Her cemaatten beş on dinsiz zuhur eyler, bu hâl / Pek tabiîdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.
‘İlhâd’ kelimesi, çok şükür burada dinsizlik anlamı kazanmış, ama bu sefer cânım ‘muhâl’ (imkânsızlık) kelimesi, ‘boÅŸ lâf’ hâline dönüşmüş. (Beyitteki “hâl-muhâl’ kafiyesinin katline iÅŸaret edelim mi?)
ÜÇ: Bütün ileri gelenlere tiryaki bir kopuk tanırım… (s.439)
Aslı şöyle:
Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanırım…
SadeleÅŸtirici, anlaşılan, kebâir ile ekâbir’i birbirine karıştırmış, ve büyük günahlara alışmış, yani metinde geçtiÄŸi hâliyle “içki, kumar, fuhuÅŸ, irtikab (rüşvet) gibi her türlü rezilliÄŸe, ÅŸenaate mübtelâ bir kenar mahalle bitirimini, “bütün ileri gelenlere” tiryaki eylemiÅŸ.
DÖRT: İstemem, dursun o temelsiz övünçler bir yana… (s. 471)
Åžu “temelsiz övünçler” de neyin nesi acaba? Üşenmeyelim bakalım:
İstemem, dursun o pâyânsız mefahir bir yana…
Çok bilmiÅŸ sadeleÅŸtirici, ‘pâyânsız’ (sonsuz, nihayetsiz) kelimesini, ‘payandasız’ anladığı için hiç düşünmeden mefahiri ‘temelsiz’ yapmış.
BEŞ: Nedir bu? Başka değil, aynı Tanrısal edimin işidir: / Bütün ezeldeki çalışmanın yoğunlaşmışıdır.
Aslı nedir ÅŸu “tanrısal edim”in, bir bakalım:
Nedir bu? BaÅŸka deÄŸil, aynı cilvenin iÅŸidir: / Bütün ezeldeki sa’yin tekâsüf etmiÅŸidir
Bu nasıl bir densizliktir ki hiç acımadan ‘cilve’ kelimesine kıyılabilmiÅŸ?
SadeleÅŸtiricinin ne Osmanlıcası, ne Türkçesi vardır; ne de aklen ve edeben zevk-i selimi. Akif’in ÅŸiirleri sözkonusu olduÄŸunda gereken felsefî ve tasavvufî birikimden ise hiç nasibi olmadığı pek aÅŸikâr.
ALTI: Tüllenen maÄŸribi akÅŸamları sarsam yarana…
Akif’in, âşıkı olduÄŸum bu mısraını, sadeleÅŸtirici, bakınız nasıl da hunharca katletmiÅŸ:
Tüllenen batıyı, akÅŸamları sarsam yarana… (s. 651)
Ne yazık ki sadeleÅŸtirici ‘garb’ ile ‘maÄŸrib’ arasındaki koca farkı göremeyecek kadar özensiz ve laubali.
YEDİ: Bir de şu misâli gözden geçirelim:
Bu cebhe fecr-i ezelden örülmüş olsa gerek;
Sadeleştikten sonraki hâli:
Bu cephe, eskiden tan şafağından örülmüş olsa gerek; (s. 731)
Hakikaten yazık. Çok yazık. “Fecr-i ezel” demek, hilkatin/yaratılışın baÅŸlangıcı demek. “Tüllenen maÄŸrib”i hiç utanmadan “tüllenen batı”ya dönüştüren zevksizlik ve kültürsüzlük, fecr-i ezel’i de “eskiden tan ÅŸafağı” haline getirmekten çekinmemiÅŸ.
Nasıl olur da ÅŸimdi Cemil Meriç hatırlanmaz: “Mabedi bezirgânlardan temizlemek… bezirgânlardan, dilencilerden, kalem haydutlarından… gazâların en hürmete ÅŸayanı.”
SEKİZ: Zaman da çalışmaya çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Yer de çalışmaya varır: Çalışmayı sıfıra indiriniz, / Yerin varlığı düşünülemez, mekân boş düşünce olur. (s. 387)
Sadece terzil değil, rezil de edilen bu felsefî anlatımın aslı şöyle:
Zaman da sa’ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür. / Mekân da sa’ye varır: Sa’yi sıfıra indiriniz, / Mekân tasavvur edilemez, muhâl olur hayyiz.
Mekânı ‘yer’e dönüştüren kafa, ‘hayyiz’i de ‘mekân’ yapıveriyor. NeymiÅŸ, “zaman da çalışmaya çıkar”mış, “yer de çalışmaya varır”mış. Allah hepimize akıl fikir versin!
DOKUZ: Yeryüzü mahkumu olmuştur, zaman mahkumu olmakta; / O, yazık, istiyor egemen kesilmek bütün dünyada! (s. 693)
Aslı şöyle:
Zemîn mahkumu olmuÅŸtur, zaman mahkumu olmakta; / O, heyhat, istiyor hâkim kesilmek bu’d-ı mutlakta.
‘Mekân’ ve ‘hayyiz’den sonra ÅŸimdi de ÅŸair ‘zemîn’ kelimesini kullanıyor. Zaman zemîn meselesi. Peki sadeleÅŸtirici ne yapıyor, zemîn’e ‘yeryüzü’ diyor, buud-ı mutlak’ı ise ‘dünya’ hâline getiriyor.
ON: Topraktan örtüne büründün sen, ey edebin ışığı, / Ama o parlaklık ki hatırımdadır… Söner, / Durup mezarının üstünde aÄŸladıkça (bir) bulut; (s. 113-115)
Bu mısraların aslı ise şöyle:
Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb, / Fakat o lem’â ki yâdımdadır… zevâli adîm… / Durup mezarının üstünde aÄŸladıkça sehab;
Åžair hatırındaki o ışığın zevalinin ‘adîm’ olduÄŸunu, yani bulutlar durup mezarının üstünde aÄŸladıkça hatırındaki o parlak ışığın aslâ sönmeyeceÄŸine iÅŸaret ediyor.
SadeleÅŸtirici ise, ‘o parlaklık ki hatırımdadır, söner” diyor.
ONBİR: “SevkediyormuÅŸ meÄŸer insanları/Hakk-ı übüvvet de bu caniliÄŸe” beytinde geçen ‘hakk-ı übüvvet’, yani babalık hakkı, “kulluk hakkı” diye katledilmiÅŸ. (s. 463)
ONİKİ: “BeÅŸer deÄŸil mi? Teâlî de etse irfanı”, ÅŸu ÅŸekilde katledilmiÅŸ:
İnsan değil mi? Yükselse de etse kültürü, (s. 375)
Ne güzel, deÄŸil mi? Yükselse de etse kültürü…
ONÜÇ: Boğulmuş insanın ruhu, şarabın kızıl dalgalarında / Görünüyor, lânet olası meyhanecinin çirkin yüzünde! (s. 79)
Bu beytin aslı şöyle:
BoÄŸulmuÅŸ rûh-ı insanî ÅŸarâbın mevc-i âlinde. / Nümâyan mel’anet sâkisinin çirkin cemalinde!
Hadi uzatmayalım da kısaca söyleyelim, “lânet olası meyhanecinin çirkin yüzünde” diye bir ibare yok metinde. Åžair, “meyhanecinin çirkin yüzündeki mel’anetin görüldüğü”ne iÅŸaret ediyor, o kadar! Mevc-i âli ise “kızıl dalgalar” deÄŸil, “yüksek dalga(lar)” demek.
ONDÖRT: Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı yıkıntı, / Saklar sayısız mezar ile milyonla yazıtı. (s. 702)
Bu anlamsız satırların aslı şu:
Tarih, o bizim eştiğimiz kanlı harâbe, / Saklar sayısız lâhd ile milyonla kitâbe.
Åžairin ‘harabe’ ile ‘kitâbe’ arasındaki kurduÄŸu ’sescil’ (!) yakınlığın nasıl da mahvolduÄŸuna üzüldüğümü sanmayınız, sadeleÅŸtiricinin ‘yıkıntı’ ile kafiye tuturmak için ‘yazıt’ kelimesini ittirmesi (’i’ haliyle kullanması) hüzünlendiriyor insanı. Bakınız: yıkıntı+yazıtı.
‘Mezartaşı’ (kitâbe) anlamına mı gelir yazıt?
Ne diyeyim, Safahat’a yazık olmuÅŸ.
Hülâsa, sadeleştiricinin lisan ve tarih bilgisinin, ilmî seviyesinin, zevk-i edebîsinin, hassasiyet ve dikkatinin böylesi bir iş için yeterli olmadığı sarahaten ortada.
Yazımızı bitirken, eski bir münekkid dostumuzu, Cemil Meriç‘i buraya konuk etmemizin tam da sırası:
— İstediğimiz, şaheserlerin
Türkiye’de seviyesizliÄŸin ve ciddiyetsizliÄŸin yaygınlığından ÅŸikayet edenlerin de haksız çıkacağı günlerin gelmesi umuduyla.
Not: Söylemek gerekir mi bilemiyorum ama ben kötümser değilim, karamsarım.
Yeni Åžafak
Mart 02 2008 11:50 am | Gündem
Yorum Yapabilirsiniz
Sen, olmalısın Giriş Bir Yorum Yaz.